Mustafa Müjdeci [Her şey insan için] |
17.03.2010 |
Zihniyet Depremi
“Erkan bebek “
1 yaşında
17 Ağustos 1999 depreminden sonra ABD Başkanı Bill Clinton’ın Çadır kenti ziyareti sırasında burnunu sıkan ve bir anda şöhret olan Erkan bebek,
Depremin simgesi haline gelmişti.
Belki o depremden birçok şey unutuldu.
Ama o resim hala hafızalarda
“Keko”
8 yaşında
Elazığ depreminde annesini ve 3 yaşındaki kardeşini kaybetti.
Kendisi enkaz altından sağ çıktı.
Akrabaları annesi ve kardeşinin öldüğünü söyledi… Ama o inanmadı… Yerle bir olan evlerinin enkazında annesi ve kardeşini aradı günlerce…
Medya’nın, siyasilerin ilgi odağı haline geldi.
Başbakan ve diğer parti liderleri özel olarak ilgilendi.
Belki bu depremde bir süre sonra unutulacak ve hafızalarda sadece Keko kalacak.
ELAZIĞ'da, 8 Mart 2010 tarihinde sabaha karşı meydana gelen 6.0 büyüklüğündeki deprem bize eksiklerimizi ve ne kadar tezatlar ülkesi olduğumuzu bir kez daha gösterdi.
Depremde ölü sayısı 10 kişi azaldı
Önce ‘57’ sonra ‘51’ denildi 3'üncü günde Kovancılar Kaymakamı açıkladı: 41
Bundan önceki depremlere baktığımızda ilk günlerde açıklanan ölü sayıları hep azdan başlar ilerleyen günlerde artarak devam ederdi.
Bu defa tersi oldu önce yüksek rakamlar telaffuz edildi gün geçtikçe sayılar azalmaya başlandı.
Kovancılar Kaymakamı Selçuk Aslan, “Ölü sayısındaki karışıklık, ölenlerin kimliklerinin nüfustaki isimleri farklı, köydeki halk arasındaki isimlerinin farklı olmasından kaynaklandı” dedi.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ da“Daha önce açıklanan 57 sayısı, cenazelerin mükerrer sayımından kaynaklanmış” diye ifade etti.
Hani derler ya “ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yememişsin”.
Bizde sayı saymayı öğrenene kadar çok dayak yiyeceğe benziyoruz.
Şaşırtıcı bir başka rakam ise hasar tespit çalışmaları sonucunda açıklandı.
Deprem sonrası yapılan hasar tespit çalışmaları sonucu en fazla hasarın konutlarda meydana geldiği belirlendi (1988 ev, 1351 ahır, 162 iş yeri)
Yani ahırlar konutlardan sağlam çıktı.
Bir başka deyimle evleri ahırlardan daha dayanıksız yaptığımız ortaya çıktı.
Ahmet Altan yazdı;
Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?
Kerpiç evlerde.
Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?
Kerpiç evlerde.
İkinci Meşrutiyet’te?
Kerpiç evlerde.
Saltanat kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Hilafet kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Cumhuriyet ilan edildiğinde?
Kerpiç evlerde.
Şapka devrimi yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
28 Şubat darbesinde?
Kerpiç evlerde.
Şimdi nerede oturuyorlar?
Kerpiç evlerde.
1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?
Hiç.
Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.
Gülay Göktürk ise 9.000 yıl önceye gidiyor;
“Elazığ depreminde yıkılan kerpiç evlerin Çatalhöyük'teki dokuz bin yıllık evlerle bire bir aynı olması gerçeği karşısında sarsılmamak mümkün değil. Durum gerçekten ibret verici. Ne var ki bu sarsıcı gerçekten alacağımız ibretin ne olduğu da çok önemli”. Diyor.
Durumun ibret verici olduğu bir gerçek, ancak alacağımız ibret konusunda görüş farklılıklarımız var.
Devrimler yapılmış, darbeler olmuş, yönetim biçimleri değişmiş.
Ama zihinlerdeki engeller kaldırılamamış.
Düşünce yapıları değişmemiş.
Fikirler formatlanamamış.
Fay hatları birbirini tetiklemiş ama zihinleri tetikleyememiş.
Zihinlerde deprem gerçekleşmediği için de hiçbir değişiklik olmamış, depremler yine yıkmış, yine yok etmiş.
Gelelim tezatlara
Yazımızın başında tezatlar ülkesiyiz demiştik ya. Peki tezat bunun neresinde diyecek olursanız hemen söyleyelim.
Deprem görüntüleri TV kanallarında yer bulmaya başladığı andan itibaren şunları gözlüyorsunuz:
Deprem enkazından kurtulan yaşlı genç, kadın erkek hepsinin elinde bir cep telefonu yakınlarıyla konuşuyorlar, onlara haber ulaştırıyorlar. Hele bir tanesi var ki özellikle dikkati çekiyor. Cep telefonuyla konuşan yaşlı bir köylü hanım teyze. Bu demektir ki teknolojiyi takip ediyor, gerektiğinde kullanabiliyor ve hayatına sokabiliyor.
Bakıyorsunuz birçok ailenin TV si, buzdolabı, çamaşır makinesi var.
Tarlayı sürmek için traktörü var.
Özel otomobili var.
Ama ortada ev yok.
Niye?
Çünkü ahırdan daha beter durumda inşa edildiği için yıkılmış, sadece enkazı kalmış.
İşte bizi üzende bu.
Atalarımızdan gördüğümüz yanlış olsa da onu aynı şekliyle devam ettirmek gibi bir inatçılığımız var.
Bu depremde herkes suçu bir şeylerde buluyor.
Kimi devlette buldu.
Kimi yoksullukta ,
Kimi depremin mesafesinin yüzeye olan yakınlığında.
Kimi, suçlu; 9000 yıldır evini aynı malzemeyle aynı biçimde yapan halkın ta kendisidir dedi.
Bunlar konuşulurken Başbakan ise suçluyu çoktan bulmuştu bile:
“Suçlu kerpiç evler “
“Şu ana kadar kaybettiklerimizin nedeni bu bölgenin yerel mimari anlayışı yani kerpiç yapılanması nedeniyledir. Bu yapılanmanın bedeli ne yazık ki ağır olmuştur”.diyecekti daha ilk beyanatında.
Akademisyenlerin tepkisi ise gecikmedi.
Betonarmeden dayanıklı
Dünya nüfusunun yüzde 33’ü, Türkiye’deki kırsal yapıların ise yüzde 28’i kerpiç yapılardan oluşuyor.
İstanbul Teknik Üniversitesinin (İTÜ) yürüttüğü proje kapsamında, Şanlıurfa’da inşa edilen kerpiç yapılarda üzerinde uygulanan çeşitli deneyler kerpicin betonarme yapılara göre depreme daha dayanıklı olduğunu ortaya koydu.
Kerpiç projesinin resmi yürütücüsü Doç. Dr. Bilge Işık, Urfa’da inşa ettiğimiz evlerde yaptığımız deprem testlerinden tam not aldık. Bu da gösteriyor ki, kerpiç yapılar iyi bir mimari ve mühendislik sonucunda çok büyük depremleri bile kolaylıkla kaldırabiliyor” dedi.
Uzmanlar, kerpicin depreme dayanıklılık konusunda çağın en iyi yapı malzemesi olduğunu, mimarlık ve mühendislik kurallarına uygun şekilde inşa edilen kerpiç yapıların, yine aynı şartlarda yapılmış beton yapılara göre depreme iki kat daha dayanıklı olduğunu söylüyorlar.
İTÜ’den Prof. Dr. Ruhi Kafesçioğlu’da, kerpiç ve alçıyı birleştirerek icat ettiği “Alker”i “çağdaş yapı malzemesi” olarak tanımlıyor ve 1970’ten beri yürütülen kerpiç projesi kapsamında, kerpiç yapıların 8 büyüklüğündeki depreme dayanıklı olduğunu ve betonarme yapılara göre depreme daha dirençli olduğunu ifade ediyor.
Deprem İstanbul’da olsa ve binalar yıkılsa suçlu bu defa kerpiç olamayacağına göre ne olacaktı acaba?
Suç bir şeye yüklenirdi nasıl olsa.
Gölcük depreminde de bir başka suçlu bulmuşlardı ya.
Deniz kumu.
Güler misin? Ağlar mısın?
Bizce suçlu ne kerpiç, ne deniz kumu ne de yoksulluk,
”Zihniyet yapımız”.
Mustafa Müjdeci, 17.03.2010
Bu yazı 17.03.2010 tarihinden itibaren toplam 574 defa okunmuştur.
|
|