Lütfi Tümtürk [Olaylar ve Yorumlar] |
16.09.2011 |
Kardeşlerin Barışması
İslam Kardeşliğinin Yaşanması
Arap kardeşlerimiz, Cumhuriyet tarihimizin ilk yıllarında ülkemize karşı hep mesafeli kalmışlardır. Osmanlı hâkimiyetinden kurtulan zengin Arap ülkeleri, bu defa da batılı emperyalistlerin sömürüsü ile karşı karşıya kaldılar. Bağımsızlıklarını kazanmak için hep mücadele içinde oldular. Cezayir’in Fransızlardan bağımsızlığını kazanma aşamasında, yeni NATO üyesi olan Türkiye batı taraftarı olduğunu ispat etmek için, bağımsızlık mücadelesini tanımamıştı. Mısır ve Cemal Abdülnasır’ın Süveyş kanalını millileştirme mücadelesinde de destek verilemedi. Bu sebeple Araplar, ülkemize karşı mesafeli duruşlarını devam ettirdiler. Bu durum 1950-1960 tarihlerindeki Demokrat Parti iktidarına kadar devam etti. Bu dönemde, Özellikle Türk dostu Irak hükümetleri döneminde ilişkilerimiz çok gelişmişti. Ancak, Irak ve Suriye’de yapılan devrimlerden sonra kurulan, Baas diktatörlükleri döneminde, Türk düşmanlığı moda haline geldi. Artık, Türk teröristler Filistin’de yetiştiriliyor. Suriye ve Irak hükümetleri bu teröristlerin eylemlerine destek veriyorlardı. Bu durum kara Kuvvetler komutanı Atilla Ateş’in 15 Eylül 1998 de, Suriye sınırı, Reyhanlı ilçesinde yaptığı tarihi konuşmasında,” Türk devleti olarak komşularımızla iyi ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Bu iyi niyetimize rağmen bazı komşularımız, özellikle ismini açıkça söylüyorum, Suriye gibi komşular, iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye’yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı” şeklindeki sözleri ile isyan etmesine kadar devam etti. Kara kuvvetleri komutanının bu çıkışı üzerine, devrin Cumhurbaşkanı Demirel’ de “Suriye, Türkiye’ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyorum” ifadesi ile kardeşlerimizi uyarıyordu. Bu olay, Türk Arap kardeşliğinin yeniden yaşanmasında milat olmuş. Suriye Eşkıya başını sınır dışı etmiş. Kenya’da yakalanarak paketlenmesinde ilk adım olmuştur. Durum böyle devam ederken, ABD nin Irak’a müdahale edip, Saddam’ı devirmesi ile işler tersine döndü. Ülkemizde üst ve Irak işgaline lojistik destek verdiğimiz, ABD el altından Terör örgütünü destekliyor. Mahalli Kürt yönetimi de, teröristlere sahip çıkıyordu. Bu durum, Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Dış İşleri Bakanı olmasına kadar devam etti. AKP Hükümeti hem AB üyeliğini istiyor. Hem de Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi geliştiriyordu. Ayrıca sosyalist Rusya ve müttefikleri ile iyi ilişkiler yaşanıyordu. Bu durum ülkemizi kısa zamanda uluslar arası siyasette etkin hale getirmiştir. Batılılar, bizim Arap kardeşlerimiz ile ilişkilerimizi geliştirmemizi şüphe ile bakıyor. Osmanlının yeniden sahneye çıkması olarak yorumluyorlar. Tunus’ta başlayan, Arapların diktatörlerinden kurulması hareketlerine, hükümetimiz önce demokratik hakların geliştirilmesi desteği ile karşılık verdi. Diktatörlerin buna yanaşmamaları üzerine başlayan halk ayaklanmaları ile hepsi koltukları terk etmek zorunda kaldılar. Arap halkları ülkemizdeki gelişmelerden olumlu yönde etkilenmiştir. Bu demokratik gelişmelerin artık ülkelerinde de yaşanmasını istiyorlar. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, İslam inancının, demokrasi ile birlikte yaşanamayacağı sanılıyordu. Bu sebeple cumhuriyetimizin ilk yıllarında inanç özgürlükleri kısmen sınırlanmış. Bazı camilerin depo yapılması, Ezanın Türkçeleşmesi, Kur’ânın ana dilde okunması gibi düzenlemeler ile İslam modernleştirilmeye çalışılmıştır. Bu durum halkımızın tepkisine sebep olmuş. Devlet partileri daima muhalefette mahkûm edilmişlerdir. Demokrat Parti iktidarı ile bu yanlışlıktan geri dönülmüş. Turgut Özal hükümetleri ile İslam’ın modern Demokrasi içinde de yaşanabileceği ispat edilmiş. AKP hükümetleri de bunu hayata geçirmiştir. Böylece batı destekli, vesayet altındaki yönetimler son bulmuş. Özgür bağımsız, Yahya Kemal’in dediği gibi, İslam inancı ile garp medeniyetini uzlaştıran yönetimler iş başına gelmişlerdir. ABD. ve Avrupa ekonomik krizlerle boğuşurken, Türkiye ekonomide dünyanın parlayan yıldızı konumuna gelmiş. 2011 yılı ilk çeyreğini büyümede dünyada lider olan Türkiye , ikinci çeyrekte Çin’den sonra Dünya ikincisi olmuştur. Bu hali ile Türkiye Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi oldu. İngiliz Guardian gazetesinde yer alan bir yorumda, "Ortadoğu'yu Avrupa'ya bağlayan stratejik bir güç olarak Türkiye'nin çağı geliyor. Bu Ankara'nın dış politikada bağımsızlık ilanıdır. Ortadoğu bundan böyle asla aynı olmayacak" deniliyor. Arap kardeşlerimiz ülkemizdeki bu başarıları görüyor. Ülkemizi yeniden İslam dünyasının lideri olarak görmek istiyorlar. Yetmiş yıl evvelki Türk düşmanlığının yerine, artık bilinçli bir Türk sevgisi-dostluğu hâkimdir. İşte Başbakanımız bu ortamda, Arap Baharını kutlamak üzere Kuzey Afrika’ya gitmiştir. Arap kardeşlerimizin zafer sarhoşluğu içinde, zenginliklerini yeniden batının sömürüsüne Kaptırmaması için bu seyahat çok önemlidir. Mısır’da yapılan Arap Dış işleri bakanları toplantısında Sayın Başbakanımızın, “Bazıları gibi çıkar hesaplarıyla değil, sadece ve sadece kardeşlerimin onurlu bir geleceğe sahip olması için Arap halklarının bu değişimi gerçekleştirmesini diliyorum.” Dediğini öğreniyoruz. Arap Baharı adı verilen süreçte Türkiye, Arap kardeşlerimiz ile ilişkilerini geliştirmek, Arap Ligi ile bağlarını kuvvetlendirmek istiyor. Özellikle sanayi alanında Arap ülkeleriyle işbirliğini geliştirmek için, 22 üye ülkenin Sanayi Bakanlarının bir araya getirilmesiyle, Türk-Arap Sanayi İşbirliği Konferansı düzenlenecek. Bu konferans, 6-7 Aralık'ta İstanbul'da yapılacaktır. Türk-Arap halklarının yakışlaşmasında, Başbakanımızın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına hitaben yaptığı tarihi konuşma ve mavi Marmara yardım gemisine İsrail’in yaptığı haksız saldırının payı vardır. Bu saldırıdan sonra Türk - İsrail ile ilişkileri kopması noktasına gelmiştir. Ülkemiz İsrail’in hatasını kabul edip özür dilemesi, mağdurlara tazminat ödemesi ve Gazze ablukasını kaldırmasında ısrar etmektedir. Buna karşılık İsrail sadece üzüntülerini dile getirmekte ve (ABD. Elçisinin beyanına göre) tazminat ödemeyi kabul ettiğini bildirmektedir. Hatasını kabul edip, ablukayı kaldırması yarım asırlık mücadeleyi kaybetmesi anlamını taşıyacaktır. Türk - Arap birliğinin geliştirilmesi ve dünya kamuoyunun baskısı ile eninde sonunda ablukayı kaldırmak zorunda kalacaktır. Başbakanımızın bu ziyaretlerinde İnşaallah Türk – İslam birliğinin de temellerinin atılır. Batısının sömürüsünden korunmanın başka yolu yoktur. Başbakanımızın Tunus ve Libya ziyaretlerini bir başka yazımızda yorumlamak üzere iyi haftalar diliyorum.
Lütfi Tümtürk, 16.09.2011
Bu yazı 16.09.2011 tarihinden itibaren toplam 473 defa okunmuştur.
|