Lütfi Tümtürk [Olaylar ve Yorumlar] |
12.02.2012 |
Ezilmekten Kurtulmanın Yolu
Birlik - Beraberlik
Avrupa ile ilişkiler : Ülkemiz, Cumhuriyetin kurulması ile çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak için, gözünü Avrupa’ya dikmiş, burada meydana gelen gelişmeleri dikkatle takip etmiştir. Bu yüzden OECD ve NATO gibi uluslararası kuruluşlara hemen üye olmuştur. 1958 Yılında Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurulması üzerine, bir yıl sonra ortaklık için başvuruda bulunulmuş. Bu talebimiz 12 Eylül 1963 Ankara Antlaşması ile kabul edilmiş. 1973 Yılında yürürlüğe giren katma protokol ile 22 yıllık bir geçiş süresi öngörülmüştür. Bu tarihten sonra ilişkiler, istikrarsız bir seyir takip etmiştir. 1980 İhtilali ile talebimiz askıya alınmış. Sivil yönetime geçildikten sonra da, önemli bir ilerleme sağlanamamıştır. 1 Ocak 1996 da Gümrük birliğine girilmesi ile AB önemli avantaj elde etmesine rağmen, tam üyelik için sürekli direnç gösterilmiştir. Yedi üye ile kurulan birlik, diğer Avrupa ülkelerinin de katılımı ile 12-24 derken bu gün 27 sayısına ulaşmıştır. Tam üyeliğimize, Fransa ve Almanya başta olmak üzere Yunanistan, Hollanda, Danimarka, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti sürekli karşı çıktılar. Bazıları AB nin bir Hıristiyan topluluğu olduğunu, İslam ülkesinin yerinin olmayacağını söylemekten çekinmediler. Fakat Başta İngiltere olmak üzere, bazı küçük Avrupa devletleri AB Hıristiyan kulübü olmaması ve Fransız, Alman tahakkümünden kurtulmak için, ülkemizin üyeliğine destek verdiler. Bu devletler ve AKP hükümetlerinin zorlaması ile 17 Aralık 2004 Brüksel zirvesinde önemli bir gelişme sağlanmış. 3 Ekim 2005 Tarihinden itibaren tam üyelik Müzakerelerin başlanması kabul edilmiştir. Bu sefer, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti gemilerine konan tahditler bahane edilerek müzakerelere sınırlamalar konulmuştur. Otuz üç müzakere faslından, sadece önemsiz birkaçı görüşülebilmiş. Diğer konular buzdolabına kaldırılmıştır. Avrupa Birliği, yarım milyonluk Rum’u, 70 Milyonluk Türkiye Cumhuriyetine, tercih etmektedir. Bu sebeple, AB den bize fayda yoktur. Allahû Teâlâ, Maide-51.Ayette, “Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler), Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin! Onlar birbirinin dostlarıdır. Ve sizden kim onlara dönerse (onları dost edinirse) artık o, mutlaka onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.” Buyurmaktadır. Devletimiz, gelişmiş demokrasileri sebebi ile Avrupa topluluklarına katılmak istiyor. Hükümetimiz de İspanya ile beraber geliştirdiği, Medeniyetler ittifakı projesi ile samimiyetini ispat etmiştir. Bu çağdan sonra, toplumlar inançları yüzünden gruplara ayrılmamalıdır. Geçmiş dönemlerde yaşanan kanlı din savaşlarına gerek yoktur. Üç semavi din, Hz. İbrahim’in Hanif dinine dayanmaktadır. Üç dinin Peygamberi de Hz. İbrahim soyundan gelmektedir. Bu inanç toplumlarının birbirlerine üstünlükleri yoktur. Allah, Maide-69.Ayetinde de,” Muhakkak ki, âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler), ve Yahudiler, Sâbiiler ve Nasrânilerden (Hıristiyanlardan) kim Allah'a ve âhir güne îmân eder ve nefsini ıslâh edici ameller (nefs tezkiyesi ) yaparsa onlara artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” Buyurmaktadır. Üstünlüğün ölçüsü “Allah’a ve ona ulaşmayı inanmak ve ıslah edici amel yapmaktır.” Hangi din mensubu olursa olsun. Allah’a daha yakın olanlar. Allah Katında daha değerli oldukları anlaşılmaktadır. Günümüzde maalesef bu ölçü bilinmiyor. Her grup kendisini doğru yolda olduğunu zannetmektedir. Bu yanlış yaklaşımdan kurtulmanın yolu düşmanlıkla değil, sevgi, dostluk ve nimetlerin paylaşımı ile mümkündür. Bu sebeple Medeniyetler ittifakına çok önem verilmelidir. Diğer devletler bu yaklaşıma olumlu bakıyorlar. Bu projenin başında, Birleşmiş Milletlerin UNESCO gibi bir birimi olsa, hayata geçmesi daha kolay olur. Batı ülkelerinde, İslam dünyasına karşı yakınlık görülmüyor. Terör olaylarının altında radikal İslam örgütlerinin olduğu iddia edilmektedir. Hâlbuki El Kaide ve Taliban örgütlerinin kurucuları kendileridir. Bu gün Afganistan ve Pakistan’da batı karşıtı faaliyet gösteren bu örgütlerini Müslümanlara karşı kullanıyorlardı. Ülkemizin yıllardır gelişmesini engelleyen, bölücü PKK terör örgütünün mali ve silah kaynakları Avrupa’dadır. Bu gerçeklerin açığa çıkmasına rağmen hâlâ örtülü destek veriliyor. Kendilerine dokunmayan terör onlar için meşru sayılıyor. Orta Doğuda durum : İran’ın nükleer çalışmalarından rahatsız oluyorlar. Bu gün dünya’da beş yüz den fazla nükleer santral olmasına rağmen, İslam ülkeleri (Pakistan hariç) bu teknolojiden yararlanamıyor. Bizim nükleer santral ihalelerini de onlar engelliyor. İran, zenginleştirme tesislerinde ürettiği uranyumu sağlık ve enerji üretiminde kullanacağını söylüyor. Fakat Atom Bombası yapar diye kabul görmüyor. Hâlbuki dünyanın en fanatik terörist devleti olan İsrail’in eline atom bombasını kendileri veriyor. Bu durum, İslam ülkeleri için büyük tehlikedir. ABD ve Avrupa ekonomik kriz sebebi ile İran’a müdahaleyi göze alamıyor. Fakat İsrail’in önümüzdeki günlerde müdahale edeceği söylenmektedir. Bu yüzden İran’ın savaş hazırlığı yaptığı bilinmektedir. Böyle bir müdahale orta doğuyu ateş çemberine çevirecek, ülkemiz de iki ateş arasında kalacaktır. Allahû Teâlâ’nın Maide-78.Ayetinde,” İsrailoğulları'ndan inkâr edenler, Hz. Dâvud (a.s) ve Meryem oğlu Îsâ'nın diliyle lânetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri, taşkınlık yapıp haddi aşmaları sebebiyledir.” Buyurduğu gibi, İsrail dünyanın başına bela olmuştur. Fanatik terör devleti olan İsrail, mazlum Filistinlilere dünyanın gözü önünde kan kusturmaktadır. İslam Birliği : İslam dünyası da, artık kendi aralarında birlik ve beraberliği sağlamalıdır. Arap baharı ile çok canlar yanmıştır. Suriye’de yanmaya devam etmektedir. Suriye diktatörü olan, Nusayri iktidarı kendi halkının üzerine en ağır silahlarla saldırmaktadır. Her gün yüzlerce insanın öldüğü basına yansımaktadır. Şii İran ve Irak hükümetleri de, bu zulme destek veriyor. Güvenlik konseyinde, Rus ve Çin vetosu yüzünden olaya müdahale edilemiyor. Ülkemiz ve Arap Birliği, Suriye katliamını demokratik yoldan çözmeye çalışıyor. Onların müdahalesi İslam dünyasının bölünmesine yol açacaktır. Bu bölünme batının işine gelir. İslam kaynaklarının sömürülmesi için bu sürtüşmelerden yararlanacaklardır. İslam ülkeleri artık üzerlerindeki ölü toprağından silkip kendine gelmelidir. İslam birliği kurulmadan, bu sömürüden kurtulmanın imkânı yoktur. Arap baharından sonra kurulacak demokratik yönetimler döneminde bu birlik mutlaka kurulmalıdır. Türkiye’deki bölücü terör, bu konuda öncü olmamızı engelliyor. Ülkemiz artık bu prangadan mutlaka kurtulmalıdır. O zaman, İslam ülkeleri milletimizin etrafımızda toplanacaktır. Allah’ın rızasının da bu istikamette olduğunu sanıyorum. Çünkü, Tevbe-32. Ayette,”(Onlar) ağızları ile Allah'ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.” Buyrulmaktadır. İslam düşmanları istemese de, bu birlik inşallah Allah’ın yardımı ile mutlaka kurulacaktır. Fanatik İsrail, sorumsuz davranışları ile batı ülkelerini de zor durumda bırakıyor. İran’a muhtemel bir müdahale onları da ateşe atacaktır. Onun için Yahudi zulmüne karşı Hıristiyan ülkeleri ile işbirliği yapılmalıdır. Allah, Maide-82. Ayette, “Âmenû olanlara karşı, insanlardan en şiddetli düşman olarak mutlaka Yahudileri ve (Allah'a) şirk koşanları (müşrikleri) bulursun. Dostluk bakımından âmenû olanlara en yakın olarak da: “muhakkak ki biz nasrâniyiz." diyenleri bulursun. Bu, onların arasında keşişler ve ruhbanların bulunması ve onların kibirlenmemesi (büyüklenmemesi) sebebiyledir.” Buyrulmaktadır. Ayetten Hıristiyan din adamlarının arasında objektif akıl sahibi olanlar olduğunu anlıyoruz. Dinlerin Birliği : Ayette, nur’un tamamlanması olayına işaret edildiğini düşünüyorum. Çünkü, Allah’ın tek dini olmuştur. Bu din Hz. İbrahim’in Hanif dinidir. Hanif dini, Tek Allaha inanmak, Allah’a teslim olmak ve teslimleri yaşayan toplum oluşturulmasıdır. Bu gerçeğin artık tüm insanlar tarafından idrak edilmesinin zamanı gelmiştir. Çağımız hidayet çağıdır. Bazıları iblisin etkisi ile dirense de, Allah’ın yardımı ile dinlerin birliği mutlaka sağlanacaktır. O zaman, Maide-54. Ayetin,” Ey âmenû olanlar (Allâh'a ulaşmayı dileyenler)! Sizden kim dîninden dönerse, o zaman Allah onun yerine (başka) bir kavim getirecektir öyle ki, (Allah) onları sever ve onlar da O'nu (Allah'ı) severler. Mü'minlere karşı daha alçak gönüllü, kâfirlere karşı daha izzetlidirler (başları dik, vakarlı, şereflidirler). Allah'ın yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın fazlıdır, onu dilediğine (lütfedip) verir…” İfadesi ile müjdelediği birlik meydana gelecektir. Bu dönemde, Allah’ın nimetleri kardeşler arasında paylaşılacak, huzur ve mutluluk bütün boyutları ile yaşanacaktır. Sahabe ve Osmanlı döneminde yaşanan birlik, beraberlik ve kardeşlik yeniden hayata geçecektir. Bu saadet asrını yaşamanın ilk adımı, Allah’a yönelmek, ona ulaşmayı dilemektir. Bu gerçekleri insanlara açıklayan Allah’ın Nebi olmayan resulleri, her devirde bulunmaktadır. Arayanlar Allah’ın yardımı ile hidayete ulaşır. Mutluluğu yaşamaya başlar. Tüm insanlarımızın dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmaları dileği ile konumuzu tamamlayalım.
Lütfi Tümtürk, 12.02.2012
Bu yazı 12.02.2012 tarihinden itibaren toplam 251 defa okunmuştur.
|
|