Korkut Eser [Politik Köşe] |
01.10.2011 |
Terör Meselesi'nin Devlet Cephesi
Üniter devletin, pasifize ve tek tip birey inşa süreci önce ilköğretimde başladı. 1920'li yıllardan önceki tarihimizi lanetleyip sonrasını yüceltirken, Türklük kavramına atfedilen sınırsız değerler deryası yıllarca kırıcı olmaya devam etti. 6-7 yaşında çocukların böylesi bir etnik bilinçle donanmasının, bir arada uzun asırlar boyunca yaşama şansımızı artırma ihtimali, ümitsiz bir hasta idi. Ne olurdu, bebelerimize Türklükten, Kürtlükten önce "insan sevgisi"ni öğretseydik ve değerlerin en üstüne "insan"ı ve "adalet" mefhumunu koyuverseydik. O zaman, yüceltmekte çok iddialı olduğumuz Türklüğü gerçekten yüceltmemiz mümkün olmaz mıydı? Ne olurdu, Şeyh Sait ile bir masaya otursaydık? "Gel bakayım benim sevgili kardeşim. Ben seni İngiliz'den çok daha çok sever ve anlarım. Nedir derdin, bir izah ediver" deseydik. Uzlaşamaz isek, sonra gereğini yapsaydık. Ve daha doğrusu, İngiliz'in hilesi bir tarafa da; o ayaklanmanın kendince haklı taraflarını anlayıp, varsa kendi hatamızı telafi cihetine gitseydik. Tarihi bir hata olan, halkının geniş bir kitlesi ile araya kırgınlık ve belleklere kuyruk acısı türünden tatsızlıklar kazımasaydık. Zincirlerini ve insanlığını paramparça etmiş teröristlerle, bugün masaya oturmaktan daha az incitici olmaz mıydı? Devletin en birinci vazifesi halkının sesine kulak vermek ve kendi hukuki-siyasal yapısını şöyle bir gözden geçirmek değil midir? Habire kendini kutsayan, ezeli ve ebedi; bizim sevgili devletimizin, çok sonradan hiç de adından beklenen asalete yakışmayacak hatalara düçar olduğunu görmek, çok daha incitici olmadı mı? Yıllar yılı savaşılan terör belası ile, aslında şakacıktan savaşıldığını görmek, arada çok masumlara kıyıldığını, kendi yargı düzenini dolaşarak çok infazların yapıldığını ve yıllarca teröre çanak tutulduğunu görmek daha kırıcı olmadı mı? İnsan'ı ve insani değerleri, insana hizmeti varlık nedeni olarak görmemiş bir devlet yapısının, vatandaşının hoşnutluğunu sağlamakta aslında başarısız olacağını ve bunun da devletin her türlü örgütlenme biçiminin ince karnını oluşturacağını göremeyen büyüklerimiz oldu bizim. O kadar çok bilmiştiler ki; terör meselesi de "üç tane çapulcu"dan ibaret idi. Çuvalladıkça devlete methiyeler dizmeye, insanları aldatmaya devam ettiler. Hep devlet sırrı meselelerimiz, kapalı kapılar ardında bizim için çuvallayan MGKlarımız oldu. Yıllar yılı bizim için düşünen sevgili büyüklerimizin, şu 15-25 yaş aralığındaki Kürt çocuklarının, gençlerinin neden ve nasıl olup da, Devlet-i Ali Türkiye Cumhuriyeti'ne değil de bu teröristlere sempati duyduklarını analiz edemediklerini görmek ne acı! Devlet yerine terörü ve dağı tercih eden, garibim polise canhıraş bir nefretle taş atan çocuklarla aramıza ne girmişti? 15 yaşında çocuğa, teröristten daha yakın olmayı başaramamak aslında en can alıcı nokta değil miydi? Dış güçlerin hile ve tuzakları, bir şekilde halkın bir bölümünün sempatisini kaybetmemize yol açacak bir zemin bulmasa; yeşerebilir miydi sanıyorsunuz? Bu malzemeyi kendi ellerimizle vermedik mi? Şimdi düşünün, şu, şehirlerde 15-25 yaş aralığındaki Kürt gençlerinin polise taş atma yahut dağa çıkma eğilimi bir anda duruverse ve devlete bir yakınlık ve sempati oluşuverse PKK umduğumuzdan da kısa sürede bitmez mi? İstediği kadar hunharlığa devam etsin, kendi sermayesini kaybetmek, tarih sahnesinden çekilmesi anlamına gelmez mi? Peki meselenin bu en can alıcı noktasına, habire toplanıp bize mesajlar veren ve bizi teskin eden büyüklerimiz neden bir hal çaresi düşünememişler? Neden derin devlet yapılanmalarına göz yummuşlar? Habire devletin sırları olur, devlet bilir, yapar-eder türünden geyiklerle bizi oyalamışlar? Hoş bütün suçun devlette olduğunu iddia etmek de insafsızlık olur. Elbette hırsızın da suçu var ama hırsızdan önce biraz da süper Türk; kendi insanımızdan bahsetmek istiyorum. Evet hırsızın (terörün) de suçu var, ama ey benim, benim gibi Türk sevgili kardeşlerim: Yıllar yılı Türk-Kürt karşıtlığını kendi dar aile çevremizden tutun en geniş daireye kadar kaşımadık mı? Salt bizim gibi kentleşmiyor ve kentlileşmiyorlar, eh biraz da marjinal işlerle uğraşıp, "kaba saba" konuşmaya devam ediyorlar diye habire bir Kürt nefretini çocuklarımıza öğretmedik mi? Başını okşamak yerine, sanki bir suçmuş gibi Kürt çocuklarının başına Kürtlüklerini kakmadık mı? Ne olurdu, Türk-Kürt kardeşliğini, biz kendi dar çevremizde inşa etseydik. Sonra, yani şimdi, habire Türk-Kürt kardeştir geyiklerimiz havada kalmadı mı? Elbette kardeştirler ama bu kardeşliğe devleti ve büyük meseleleri bir tarafa bırakalım, ne gibi katkılar sağladık? Ve devlet; şeffaf olmalı, vatandaşlarının geniş ekseriyetinin katkı sunmaktan memnuniyet duyacağı adil, hakka hukuka dayalı bir yapı oluşturmalı değil midir? Gerçekten güçlü ve hukuka dayalı bir devletin öyle sırra falan da ihtiyaç duymayacağı, gizliden gizliye görevlendirilmiş tetikçilere hiç gerek olmadığı, bugün daha bir açık değil mi? Devletin, bir gün hesabını veremeyeceği yüz kızartıcı işler yapmaya sistematik olarak devam etmesi bir çeşit akıl tutulması değil mi? İnsanları susturmaya ve hataları örtmeye kaç yıl devam edebilirsiniz? Şimdilerde eski hataları telafi etmenin ne kadar da zor olduğunu, hep birlikte idrak ediyoruz. Zira böylesi bir ortamda ve böylesi bir mazi ile; hata telafisi maksadı ile yaptığınız çok politika, yeni hataları doğuran bir çeşit "gebelik sarmalı"na yol açmakta, açabilmekte... Meselenin terör cephesini de, sonraki yazıda değerlendirmeyi düşünüyorum.
Korkut Eser, 01.10.2011
Bu yazı 01.10.2011 tarihinden itibaren toplam 1020 defa okunmuştur.
|
|